Naturalis Histeria

…everything is self-evident

Domain değişimi November 8, 2010

Filed under: Uncategorized — naturalis histeria @ 7:28 am

Yazılarıma artık buradan devam ediyor olacağım 🙂

 

Inside Nature’s Giants September 16, 2010

Filed under: belgesel,Dawkins,Doğa Tarihi — naturalis histeria @ 9:12 am

Inside Nature’s Giants yani Doğanın Devlerinin İçinde tüm doğa tarihi sevdalılarının izlemesi gereken bir belgesel. 2009’da Channel 4’da başlayan bu İngiliz yapımı doğa tarihi belgeseli ayrıca BAFTA ödüllü. Sunucu Mark Evans ve sık sık boy gösteren misafir evrimsel biyologumuz Richard Dawkins de cabası. Ayrıca şirin mi şirin, akılküpü, larynx yani ses kutusu delisi Joy Reidenberg’in muazzam katkılarıyla doğanın devlerini daha önce görmediğiniz hallerde, daha önce bilmediğiniz bir sürü yeni şey öğrenerek görebilirsiniz. Bir de hayvanların adaptasyonlarını, insan bedeninde işleyen durumu göstermek üzere kendi bedeninde deneyen biyologumuz Simon Watt var.

Kimi zaman veteriner okulunun ameliyathanesinde kimi zamansa bir sahil kıyısında veya orman kenarında inceledikleri hayvanları önce bir güzel deşiyorlar. Sonra başlıyorlar anlatmaya; derisinden bağırsaklarına, midesinden karaciğerine, bacaklarından boynuna, beyninden ses kutusuna, evriminden davranışlarına kadar o hayvancağızı bir güzel tanıyorsunuz. Doğal seçilime ve doğanın kendisine bir kez daha aşık oluyor hayvanlara hayran kalıyorsunuz. Karşılaştırmalı anatominin yanı sıra evrimsel geçmişlerini de sade ve anlaşılır bir şekilde anlatıyorlar.

Çekimler ve kullanılan teknik de oldukça iyi. Et, kan, organ görmekten çok rahatsız olmuyorsanız kolaylıkla izleyebileceğiniz, heyecanını hiç yitirmeyen, animasyonlarıyla dünyanızın aydınlatan bu belgeseli şiddetle tavsiye ediyorum. Yağdan topuklular üzerinde yürüyen ve kendi türlerine ait kemikler bulunca tanımaya çalışan filler; uzay giysilerine ilham veren bacakları ve daha pek çok ilginç adaptasyonlarıyla zürafalar; kızılötesi görüşlü pitonların körelmiş arka üyeleri, asimetrik organları ve döllenmeye hazır yumurtaları; midesini kusabilen, ağzındaki dişleri derisinden gelen (?!) büyük beyaz; dinozorlar yokolurken bile hayatta kalan, dünyanın en güçlü çenesine sahip 3 aortalı afrika timsahı; derisinin altında aslında kaplandan bir farkı olmayan aslanın nasıl kükrediği; yaşayan en yakın akrabaları hipopotam olan balinaların nasıl bu kadar büyüyebildiği…hepsi ve daha fazlası Doğanın Devlerinin İçinde’de!! Ey naturalistler izleyin, izlettirin 🙂

 

İzotoplar ve paleoenvironment (geçmiş çevre) September 13, 2010

Filed under: paleo — naturalis histeria @ 9:47 pm

İzotoplarla ilgili bir yazı yazma önceliğim yoktu aslında ama baktım habire habire karşıma çıkıyorlar yazayım dedim 🙂 Bu izotop denilen nanelerle benim burada anlatacaklarımdan çok daha fazlasını yapmak mümkün. Ben burada daha ziyade geçmiş çevresel koşulların inşası yapılırken izotoplar bize ne anlatıyor ona bir giriş yapacağım.

Nedir bu izotoplar?

Çoğunuzun kimya derslerinden hatırlayacağınız gibi izotoplar aynı kimyasal elementin, farklı sayıda nötron içeren farklı atomlarıdır. Bir başka deyişle izotopların kütle numarası (proton+nötron) farklı, atom numarası (proton) aynıdır. [Ufak bir ayrıntı, eğer sözkonusu çalışma atomun kimyasal özelliklerinden ziyade nükleer özellikleriyle ilgiliyse izotop yerine nüklid denmesi daha doğru imiş.] C-12 ya da C-13 yazdığımızda sırayla karbon atomunun (12-6=)6 ve (13-6=)7 nötron içeren izotoplarını kasdetmiş oluyoruz. Efendim bazı izotoplar radyoaktif bazıları ise kararlı oluyor. İzotop teriminin 1913’te  İskoç fizikçi Margaret Todd tarafından ortaya atıldığını ve de izotopların kimyasal özelliklerinin aynı fiziksel özelliklerinin ise farklı olduğunu da söyleyip wikipedia bilgilerimizi noktalayalım, zira izotopların ne olduğuna dair bilgiye ulaşmakta zorluk çekeceğinizi sanmıyorum. Ben daha ziyade bu izotopları (geçmiş çevresel koşulları bilebilme/anlayabilme çalışmalarında) nasıl kullanıyoruz, o konuda bir şeyler söylemek istiyorum.

Çevre koşullarını etkileyen temel etmenler

Bildiğiniz gibi Yeryüzü’nde bir ısı ve nem sirkülasyonu söz konusu, bu ikisi de (ısı ve nem) bir yerin iklimini en çok etkileyen etmenlerden. Atmosferi, okyanusları ve karaları birbirine bağlayan bu sistemin deviniminin altında ise güneşten gelen ışınım dozajını belirleyen yörüngesel döngüler yatıyor (bu çok ayrıntılı bir konu olduğu için burada girmeyeceğim ama ileride bir yazı gelecek bunla ilgili). Tektonik hareketler de bu devinimi etkileyen bir başka etmen. Neyse, kısaca bu etmenleri maddeleyecek olursak:

-yıllık güneşlenme miktarı (ve yörüngeye göre pozisyonu diyelim)

-atmosfer ve yer tarafından soğurulan ve yansıtılan radyasyon miktarı

-buharlaşma, yağış, bulut oluşumu gibi atmosferik olaylar

-okyanus ve rüzgar dolaşımı (ısının ve nemin dağılmasında büyük rol oynarlar)

-buzulların, karaların ve okyanusların dağılımı

-tektonik ve volkanik hareketler

Denizel oksijen izotop analizi

1950’lerde ortaya çıkan “denizel oksijen izotop analizi”, bize okyanus ve atmosfer arasındaki etkileşimin en güzel örneklerinden birini sunar. Buharlaşma esnasında %10 daha ağır olan kararlı O-18 atomu (kütle numarası 18 olan oksijen atomu) O-16 atomundan daha zor serbest kalır, dolayısıyla buharlaşma sırasında O-16 atomu O-18’e göre suyu daha hızlı (ve daha fazla) terkeder, bu da sudaki O-18/O-16 oranını arttırır. Foraminiferler gibi denizel mikroorganizmalar ise kendi mikrokabuklarını oluştururken, etraflarındaki deniz suyunda bulunan oksijeni bünyelerine alırlar. Dolayısıyla bu mikroorganizmaların kabuklarındaki O-18/O-16 oranı oluştukları deniz suyunun O-18/O-16 oranı hakkında bilgi verir. Baştan alarak gelelim; bir yerde buharlaşma fazlaysa, daha hafif olan O-16 atomları daha çok kaçacak, denizdeki ve de foraminifer kabuklarındaki O-18/O-16 oranları yükselecektir. Böylelikle yıllar yıllar sonra bu mikrokabuk fosilleri kullanan bizler, bu organizmaların yaşadığı dönemin iklimsel özellikleri konusunda bilgi sahibi olabilmekteyiz.

Buz karotları

Buzul dönemlerinde buzulların yapısında ise benzer bir durum sözkonusu. Buzullar yağan karın kristtalleşmesi ile oluşur. Yağan karda ise O-18/O-16 oranı denizdekine göre çok daha düşük olacaktır çünkü ne demiştik O-16 daha hafif olduğundan daha kolay kaçıp kurtulabildiği, O-18’ler çoklukla denizde kaldığı için karı oluşturacak su buharında O-18/O-16 oranı iyice düşük olacaktır. Burası tamam. Ama bir de “sıcak kar” (yani yine soğuk da) ve “soğuk kar” (daha soğuk kar) diye bir durum var. Bunu da anlatmaya çalışayım. Sıcak kar dediğimiz donma noktasına yakın sıcaklıklarda oluşup yağarken, soğuk kar denen pudramsı kar çok daha düşük sıcaklıklarda oluşup yağar. Nasıl buharlaşırken O-16 atomları hafif olduğundan daha kolay buharlaşıyorsa, bu sefer de O-18 atomları daha ağır olduklarından daha kolay düşer yani yağışa dönüşür. İşte bu sıcak ve soğuk karlar oluşurken önce yağmur olup yağan su buharında, O-18’ler önce davranıp yağmur olarak O-16’lardan daha hızlı geri dönerler. Yerde kristallenerek buzulu oluşturacak olan kar yağışı ise O-16’ca daha da zengin bir muhteviyata sahip olacaktır. Kar daha düşük sıcaklıklarda oluştukça daha çok O-18 kaybı olacaktır. Dolayısıyla geçmişte daha soğuk olan dönemlerde, buzulun yapısında daha sıcak geçen dönemlere göre daha da az O-18 içeren bir katman oluyor. Bunların indeksleri var tabi, bilim insanları bu indekse göre hesaplar yaparak ahanda bu dönem yeryüzünde burasının sıcaklığı şu kadarmış (ya da şu civardaymış) diyebiliyorlar.

Topraktaki kararlı izotop analizi

İzotoplarla, bir diğer geçmiş çevreyi inşa etme çalışması da topraklardaki, geçmiş vejetasyondan (bitki örtüsü) kalan kararlı karbon izotoplarının sinyallerinin analiziyle gerçekleştiriliyor. Karbon izotoplarından bahsedecek olursak; C-12 ve C-13 radyoaktif olmayan kararlı izotoplar, C-14 ise radyoaktif bir izotop. C-14’ün kullanıldığı tarihlendirme yöntemlerinden biraz sonra bahsedeceğim ama burada kullanılan mekanizma için C-12 ve C-13’ü ele alacağım. Burada da O-18/O-16 oranı gibi C-13/C-12 oranlarına bakıyoruz. C-12 suda havada ve bitkilerde %99’luk bir orana sahip, geri kalanını ise C-13 oluşturuyor diye kabul edebiliriz (C-14 çok çok küçük bir miktar kaplıyor). Toprakta, bitki örtüsüne dair (C-12’ye göre yine düşük ama) yüksek C-13 sinyalleri bulunduğu yerde zengin bir bitki örtüsüne işaret ediyor çünkü bu miktarı arttırmanın tek yolu fotosentez yoluyla olağandan daha fazla C-13’ü bünyelerine katabilecek sayıdaki bitkilerin varlığı.

Bitki örtüsünün niteliğinin yorumu ise, gerçekleştirdiği fotosentez kimyasının toprakta bıraktığı ize bağlı olarak yapılıyor. Bitkiler fotosentez esnasında gerçekleşen kimyasal reaksiyonlarda kullandıkları karbon mekanizmalarına bağlı olarak C3 bitkileri ve C4 bitkileri olarak ikiye ayrılıyor. Kabaca C4 bitkilerine sıcak, kurak ve düşük karbondioksit koşullarına, C3 bitkilerine ise soğuk büyüme mevsimlerine ve gölgeye uyum sağlamış bitkiler diyebiliriz. Bu iki kategorinin C-13/C-12 oranlarının dağılımı birbirleriyle örtüşmediği için, yapılan hesaplamalar ile bölgenin geçmişte sıcak ve kuru bir iklime mi yoksa soğuk ve nemli bir iklime mi sahip olduğu konusunda fikir sahibi olunuyor (oran şu kadar çıkmışsa sıcak ve kuru, şöyle çıkmışsa soğuk ve nemli gibi).

Tarihlendirme

Geçmişte sahip olduğu iklim/çevresel koşullar vs diyorum ama tek bir geçmiş yok tabii.. yani ilk başta da bahsettiğim gibi yeryüzünde çeşitli sirkülasyonlar ve devirler sözkonusu. Bir yer 50 milyon yıl önce yemyeşilken, 15 milyon yıl önce çölleşmiş ve günümüzde yeniden yeşermekte olabilir. 50 milyon öncesi de 15 milyon yıl öncesi de geçmiş bir tarih. Sadede gelecek olursam, numunedeki izotop analizlerinin yapılması kadar numunenin doğru tarihlendirilmesi de önemli, yani burası bi ara sıcak, yağışlı ve yemyeşilmiş numune bunu söylüyor ama ne zaman böylemiş? Burada da yazının başından beri bahsetmediğimiz radyoaktif izotoplara iş düşüyor. Bunları da kimya derslerinden hatırlayacaksınızdır. Başta bir miktar bu radyoaktif izotoplardan bulunur, belirli bir müddet sonra (yarılanma ömrü) ana izotopun kütlesinin yarısı yavru izotopa dönüşür. Bir yarılanma ömrü sonra kalan yarının yarısı, bir sonraki yarılanma ömrü sonunda kalan yarının yarısının yarısı dönüşmüş olur. Bu yarılanma ömrü (sabit) ve son kalan yarı (ya da sonunda oluşmuş yavru izotopların miktarı) bilinirse, o örnek ya da madde her ne ise, oluştuğu esnada sahip olduğu ana izotop miktarı ve dolayısıyla ne kadar süredir bozunmakta olduğu (o maddenin kaç yaşında olduğu) hesaplanır. Bu şekilde yapılan hesaplamaların kesinliği ve hassasiyeti izotoptan izotopa değişir. Aşağıdaki tabloda hangi izotopun hangi yaşlar ve ne için kullanılabileceğine göz atabilirsiniz. Eğer orda burda açılan fosil sergilerinde “50 milyon yıllık bilmemne fosili, bakın 50 milyon yıldır aynı” diyen birini görürseniz, yaşını neyle tayin ettiğini bir sorun, bu soruya “C-14 tarihlendirmesi tabi ki” diye kendinden emin bir cevap alabilirsiniz ama aşağıdaki tabloda da görebileceğiniz üzere C-14 tarihlendirmesi, C-14’ün yarılanma ömrü nedeniyle 50 milyon yıl için değil 50 bin yıl ve daha az yaşlar için belirleyici olarak kullanılabilir.

(Elementlerin simgeleri için periyodik tabloya bakın bakalım J My = milyon yıl, By = milyar yıl)

ana izotop      yavru izotop           yarı ömür         yararlı olduğu yaşlar        yararlı olduğu nesneler

Rb-87                  Sr-87                        47 By                        100 My                        Granitler

U-238                 Pb-206                     4.5 By                      >100 My                      Pek çok kaya

U-235                 Pb-207                      0.7 By                     >100 My                      Pek çok kaya

K-40                   Ar-40                        1.3 By                    >100.000 y                      Bazalt

Th-230               Ra-226                     75.000 y                 <400.000 y                     Mercanlar

C-14                   N-14                        5.780 y                   <50.000 y                    C içeren her şey

Ve dahası…

Efendim ben burada çok az bir kısmına (ve de paleoenvironment ile ilgili bir kısma) değinebildim ama bu izotop dünyası inanılmaz bir dünya. Arkeolojide, paleontolojide, tıpta, fizikte, genetikte, kimyada, astrobiyolojide, astronomide neredeyse aklınıza gelebilecek her yerde kullanılıyorlar. Biraz kimya seviyorsanız, bir kimya lisans eğitimiyle izotopların dünyasına adım atmakta fayda var 🙂 İster bir jeolojik devri bitiren meteoru  ya da marstaki kayaları çalışın, ister bir kuyruklu yıldızda yaşamın kökenine dair kalıntıları araştırın, ister bulduğunuz taş aletleri tarihlendirin. İzotop çalışacak olursanız bana da haber verin 🙂

 

En uzağa tırmanan adam: Alexander von Humboldt September 8, 2010

Filed under: alıntı,Doğa Tarihi,Humboldt — naturalis histeria @ 4:48 pm

(Bu yazı NTVBLM Ağustos 2010 sayısının “Kahramanım” köşesinden alınmıştır.) Yazan: Prof. Dr. Nüzhet Dalfes

Neden Humboldt? Çünkü Humboldt  (1769-1859) Orta ve Güney Amerika’da yaptığı gözlemlerle çağdaş biyocoğrafyanın temellerini atmıştır. Çünkü Darwin onun kitaplarını ilgilyle, sayfa kenarlarına notlar düşerek okumuştur. Çünkü ayrıntılı ve yaygın gözlemlere dayalı yeni bir bilimsel yaklaşım başlatmıştır; 1836’da Londra Kraliyet Cemiyeti’ni ve Britanya Hükümeti’ni kolonilerde gözlem istasyonları kurmaya ikna etmiştir.

Alexander von Humboldt 1769’da Berlin’de Prusyalı bibaşı bir baba ve Fransız kökenli bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi tarafından siyasi bir kariyere yönlendirilmek istenen Alexander, 1787’de Frankfurt Üniversitesi’nde siyaset ve finans eğitimine başladı. Çok geçmeden küçük yaşlarında onu yakalayan doğa tarihi tutkusu üstün geldi ve 1789’da Göttingen Üniversitesi’ne yazılıp fizik, anatomi ve zoolojiye yöneldi. Ren Nehri bazaltlarının minerolojisini inceleyen ilk eserini 1790’da yayımladı. 1791’de Freiberg Maden Okulu’nda aldığı eğitim sonrası maden müfettişi olarak atandı. Kısa zamanda genel müfettişliğe yükseldiyse de, 1797’de bu sektörden ve kamu hizmetinden ayrıldı.

Tirol Alpleri’nde bilimsel gözlemler yaptı; sonradan tüm dünyada kullanılacak meteoroloji gözlem yöntemlerini geliştirdi. 1798’de Paris’e yerleşti. Bitkiler Bahçesi’nde, Paris Gözlemevi’nde, Institut de France’da çalışmalar yaptı; Cuvier, Jussieu, Lamarck, Laplace gibi bilim insanlarıyla tanıştı.

Davet edildiği Güney Amerika araştırma seferleri iptal edilince, bir cerrah ve amatör doğabilimci olan Aimé Bonpland ile Mısır’da Napoléon’un birliklerini izleyen bilim seferine katılmaya niyetlendiler, fakat koşullar onları İspanya’ya götürdü. Kral ve kraliçeden aldıkları izinlerle “doğa kuvvetlerinin etkileşimlerini ve coğrafi çevrenin bitki ve hayvan hayatı üzerindeki etkilerini keşfetmek” amacıyla 5 Haziran 1799’da Le Pizarro gemisiyle Venezuela’ya doğru yola çıktılar. 16 Temmuz’da Caracas’ın doğusundaki Cumaná’ya vardılar. Humboldt yolda astronomi, meteoroloji, manyetizma gözlemelri, deniz suyu sıcaklığı ve kimyasal bileşimiyle ilgili incelemeler yaptı.

Humboldt ve Bonpland, Orinoco ve Amazon Nehirleri arasındaki doğal Casiquiare Kanalı’nı keşfetmek ve Orinoco’nun kaynağını bulmak için yola çıktılar. O zamana dek bilinmeyen sayısız hayvan ve bitki örnekleri topladılar; nehir sıcaklığını, toprağını, havayı, manyetik alanın eğimini ölçtüler.

Güney Amerika’dan sonra istikamet Küba’ydı. Bir yıl boyunca sayısız hayvan ve 20.000 bitki örneği topladılar. Bu çalışmalar Humboldt’un “Küba’nın ikinci fatihi” olarak adlandırılması için yeterliydi. Küba’dan sonra yolları tekrar Güney Amerika’ya, bu sefer And Dağları’na düştü: Humboldt, Chimborazo Volkanı’nın zirvesine (Yer’in basıklığının sonucu, yeryüzünün Yer’in merkezinden en uzak noktası) tırmanarak büyük ün kazandı. Sismoloji ve bitki coğrafyası gözlemleri yaptı; volkanın bitki örtüsünü haritaladı.

Gezileri onları Peru’ya, Meksika’ya, ABD’ye götürdü. O zamanın başkanı Thomas Jefferson ile dostlukları, yazışmaları Jefferson’un 1826’daki ölümüne dek sürdü.

Rusya ve Prusya hükümetlerinin önerisiyle arkadaşlarıyla 1829’da, 25 hafta sürecek ve 15.472 km’nin kat edildiği bilimsel Sibirya seferine çıktı; gezi boyunca manyetik ve meteorolojik gözlemler yaptı. Yer’in manyetik alanının uzam ve zamanda değişimi Humboldt’un ilgi alanı olmuştur.

Manyetik alanın şiddetinin ekvatordan kutuplara doğru azaldığını ve manyetik eğimin enlemle değiştiğini ortaya koyan, “manyetik fırtına” deyimini  öneren Humboldt olmuştur. Bonpland ile Amerikalara yaptığı gezinin gözlemlerini 30 cilt halinde yazıya dökmek Humboldt’un 21 yılını aldı. Le voyage aux régions equinoxiales du Nouveau Continent (Yeni Kıta’nın Dönencelerarası Bölgelerine Gezi) tüm bulgularını belgelediği dev bir eser olarak ortaya çıktı.

İlk iki cildi 1845-1847 arasında yayımlanan kitabı Kosmos, Humboldt’un bir anlamda coğrafya ve doğabilimlerinin çeşitli yönlerini tartıştığı, özellikle Britanya’da ve ABD’de popüler olmuş bir eseridir; 1827-28 kışında Berlin Üniversitesi’nde verdiği dersleri dayanak alır.

Bilimsel araştırmaya yaklaşımıyla Humboldt, küresel kapsamlı, nicel yer sistem bilimlerinin önem kazandığı günümüzde, tarihsel bir öncüdür. Yer’in fiziksel ve kimyasal özelliklerinin zamanının en iyi teknolojileriyle ve geniş bir coğrafyada ölçülmesine verdiği önem kadar, canlıların dağılımı/çeşitliliği arasındaki ilişkiyi fiziksel/kimyasal parametrelerle anlamaya yönelik kapsamlı örnekleme çalışmalarıyla da “çağdaşımız” bir bilim insanıydı. Yer’i anlamanın doğa bilimlerine bütüncül bir yaklaşımdan geçtiği mesajını çok açık bir şekilde, bundan iki yüzyıl önce vermişti!

 

Berlin Doğa Tarihi Müzesi (museum für naturkunde) August 24, 2010

Filed under: Doğa Tarihi,Müzeler — naturalis histeria @ 12:49 pm

Bu yaz epey yer gezip gördüm. Uygar’la artık geleneğimiz olduğu üzere gittiğimiz yeni bir şehirde ilk gittiğimiz yerler (varsa) doğa tarihi müzeleri, dolayısıyla ben de ilk özgün yazımda bir doğa tarihi müzesini anlatayım istedim 🙂 Aslında gittiğimizden bu yana neredeyse 2 ay olacak, pek çok ayrıntıyı unuttum maalesef ama yine de fotoğraflardan hatırladığım kadarıyla yazayım Berlin Doğa Tarihi Müzesi hakkında. İlk gittiğimiz doğa tarihi müzesi Londra Doğa Tarihi Müzesi aslında ama ona gideli 1 sene oluyor, önümüzdeki aylarda yeniden gitme fırsatı bulabilirsem Londra Doğa Tarihi Müzesi’ni de bir başka yazıda anlatırım 🙂

Öncelikle hiç doğa tarihi müzesine gitmediyseniz, olur da sırf doğa tarihi müzesi gezeyim diye bir yurtdışı seyahati planlıyorsanız Berlin Doğa Tarihi Müzesi size göre bir yer diyemem. Özellikle İngilizce’den başka yabancı dil bilmiyorsanız, Alman kardeşlerimiz Almanca’dan başka bir dilde açıklama koyma gereği duymamışlar çoğu sergiye. (Aynı şey Paris Doğa Tarihi Müzesi için de geçerli ama ona ayrıntılı olarak başka bir yazıda değineceğim). İkincisi biraz sönük bir enerjisi var, ilk kez doğa tarihi müzesi görecek bir insan için pek de cesaret verici sayılmaz, tabii Londra Doğa Tarihi Müzesi’ne göre (orası pek bir cıvıl cıvıldı, zaten duyduğuma göre müdürü tek rakibim Disneyland diyen bir abimizmiş). Ama bir doğa tarihi müzesinden ne beklediğinize göre durum değişir. Şahsen ben Berlin Doğa Tarihi Müzesi’nin ciddiyetini, disiplinini ve bazı koleksiyonlarını Londra’dakinden daha çok beğendim. Neyse efendim gelelim müzenin kendisine. Müzemiz Berlin’de ulaşımı kolay bir noktada olup biz gittiğimizde parazitlerle ilgili özel bir segisi bulunmaktaydı.

Bir Doğa Tarihi Müzesi klasiğidir ki girişte dinozor iskeletleriyle karşılaşırsınız. Buradaki dinozor bölümü çok büyük olmamakla beraber çok güzeldi.

Holün dört tarafına yerleştirilmiş platformlarda bulunan dürbünleri hangi dinozora çevirirseniz dinozorlar bir anda ete bürünüp doğal ortamlarında canlanıyor, otçulsa ot yiyor, etçilse avlanıyor, su içiyor, rakipleriyle ya da avcısıyla dövüşüyor, hatta T-Rex size doğru koşuyor bile 🙂 (Efendim T-Rex’in biri bir gün size doğru koşacak olursa hiç kımıldamayınız ve de ses çıkartmayınız, bunu tüm Jurassic Park izlemişler zaten biliyordur zira T-Rex’in gözleri çok küçüktür, hareket etmezseniz sizi kolay kolay göremez, her zaman böyle doğrusal bir ilişki olmayabilir ama T-Rex özelinde böyle, neyse dinozorlarla ilgili bir yazı da olacak yakında umarım) Sevimli otçulumuz dev Brachiosaurus iskeleti de yine insanı en çok etkileyen doğa tarihi müzesi unsurlarından biriydi elbette. 13.27m uzunluğundaki 150 milyon yıl yaşındaki iskeletin bir de Guinness sertifikası mevcut (sağda). Müze turumuzun devamında yeryüzü ve yer bilimleriyle ilgili sergiler vardı. Tabi bunlar benim ayrıca ilgimi çektiği için burada çok yer vermiyorum her biriyle ilgili ayrı bir yazı yazabilirim diye umuyorum. Yine oldukça sade ama sanırım gördüklerimiz arasında en güzel anlatımlılardan biri olmak üzere hominid evrimi üzerine bir bölüm de ayrılmıştı. İlk yazım olması sebebiyle müzenin kendisini anlatmakta ziyade yazacaklarımın habercisi bi yazı oldu bu ama hominid evrimi üzerine süper bir yaz okuluna gidiyorum eylülde Kenya’da. Ordan gelince bol bol hominid evrimi üzerine yazı yazacağımdır 🙂

Güzelim dioramalar (canlandırma diyelim), doldurulmuş hayvanlar, bitoçeşitlilik vurgusu ve karşılaştırmalı anatomi sergileri…Almanlar gerekeni yapmış 🙂 Aşağıda doldurulmuş hayvanların nasıl hazırlandığına dair bir minifotoroman var:

Çok güzel bir de fosil bitki sergisi vardı, fotoğraflarda görülebiliyorsa türlerini ve kaç milyon yıl önce yaşamış oldularını etiketlerinden okuyabilirsiniz umarım:


Bu fosil bitkiler bize yaşadıkları zamanın koşulları hakkında çok miktarda bilgi verirler. Sırf yaprak şekillerine bakarak bile geçmiş iklim, jeolojik yapı ve bitki örtüsü konusunda fikir edinmek mümkündür. Bunun yanında bu fosillere uygulanabilecek pek çok test ile bilim insanları jeolojik devirler boyunca iklimlerin nasıl olduğunun yapbozunu parça parça çözüyorlar, ama bununla ilgili de ayrı bir yazı yazacağım çünkü bu yaz yaptığım en önemli şeylerden biri de Urbino’da (İtalya) gerçekleştirilen bir paleoiklim yaz okuluna katılmak oldu [paleo = geçmiş].

Almanya diyip doğa tarihi diyip de Alexander von Humboldt’u anmamak çok ayıp olur ama bu ayki NTVBilim’de Nüzhet Hoca’mın oldukça güzel bir yazısı var, blogda o yazıya yer vermeyi düşünüyorum. Olmazsa da Humboldt için kendim ayrı bir yazı yazmalıyım zaten. Yine de kendisine doğa tarihine yaptığı katkılardan ötürü buradan da selam çakalım.

Efenim çok güzel bir mineroloji koleksiyonu ve de astronomi bölümü  de vardı Berlin Doğa Tarihi Müzesi’nin ancak Carnegie Doğa Tarihi Müzesinde gördüğüm en güzel mineroloji koleksiyonu, Amerika Doğa Tarihi Müzesi’nde de gördüğüm en güzel astronomi bölümü ve planetaryum olduğu için mineroloji ve astronomiyle ilgili bir şey koymuyorum buraya. Asıl anlatmam gereken yazının başında da bahsettiğim parazit sergisiydi belki ama efenim hem çok yorulduğumuzdan hem de çok hazzetmediğimizden o bölümü pek ayrıntılı gezmedik itiraf ediyorum ki. Evet doğa tarihçisi ya da doğa tarihi sevdalısı bir insan ne yorulur ne de bir şeylerden hazzetmemek gibi bir lüksü olabilir belki ama bu seferlik idare edin 🙂 Berlin Doğa Tarihi ile ilgili anlatacaklarım burada bitiyor, zaten özetle “şunlar şunlar vardı ama onları ilerde yazacağım” yazısı oldu bu ama ileride daha spesifik konulara el atmayı planlamaktayım kısfmetse..

“Evolution in Action : For millions of years now evolutionary processes have continued to produce new forms of life and new habitats and have created an overwhelming diversity of animals and plants”

“Evrim iş başında: Milyonlarca yıldır evrimsel süreçler, yeni yaşam formları ve yeni yaşam alanları üretmeye devam etmiş ve inanılmaz bir hayvan ve bitki çeşitliliği yaratmıştır.”

 

Aklın yönetimi için kurallar – Kural I August 16, 2010

Filed under: alıntı,Descartes,felsefe — naturalis histeria @ 7:41 am

İncelemelerin amacı akla, karşısına çıkan her şey üzerine sağlam ve doğru yargılara varmayı sağlayacak bir yönetim vermek olmalıdır.

İnsanlar iki şey arasında kimi benerlikler buldukları her zaman, birinde doğru olarak saptadıklarını öbürü için de geçerli sayarak, hatta birbirlerinden ayrıldıkları noktada bile, ikisini bir arada ele almak alışkanlığındadırlar. Bütünüyle zihinsel bilgi üzerine kurulu bilimlerle, kimi bedensel yetenekleri gerektiren sanatlar arasında kötü yaklaştırmalar yapmalarının nedeni budur. Görmüşlerdir ki: bir kişi aynı zamanda bütün sanatları öğrenecek değildir, kendisini bunlardan bir tanesine verirse, o sanatta daha kolaylıkla iyi bir usta olur; tarla süren, gitar çalan ya da bu türden değişik işlere girişen aynı eller bunlardan yalnız birini yaparkenki kolaylığı hepsini birden yapmaya kalktığı zaman bulamazlar. Bilimlerde de böyle olduğunu sanırlar ve, konularına göre, birini öbüründen ayırarak, her birini ayrı ayrı öğrenmek gerektiğini düşünürler. Hiç şüphesiz bunda yanılırlar. Çünkü, bütün bilimler, konuları arasındaki başkalık ne olursa olsun, her zaman bir ve aynı kalan insan bilgeliğinden başka bir şey olmadıklarına ve, güneş ışığı aydınlattığı çeşitli şeylere ne kerte izafe ediliyorsa bunların [bilimlerin] aralarındaki ayrımlara da daha fazla izafe edilemeyeceğine göre, akla herhangi bir sınır koymaya gerek yoktur. Gerçekten de, bir doğrunun bilinmesi, bir sanatla uğraşmanın başka bir sanatı öğrenmemizi engellemesi gibi, başka bir doğruyu keşfetmekten bizi alıkoyması şöyle dursun, onu keşfetmemize yardımcı bile olur. Bir çoklarının insanların törelerini, bitkilerin özelliklerini, yıldızların devinimini, metallerin dönüşümünü ve benzer disiplinlerdeki konuları büyük bir titizlikle incelerken, o arada sağduyuyu ve sözünü ettiğimiz tümel bilgeliği göz önünde tutmaları şüphesiz bana anlaşılmaz gibi gelir, oysa ki elde kalan her şey kendileriyle [özleriyle] değil ona [bilgeliğe] olan katkısı ile değerlendirmek gerekir. Keza, bu kuralı hepsinin başına koymamız nedensiz değildir, çünkü, doğruyu araştırırken hiçbir şey bizi doğru yoldan, araştırmamızı bu genel amaç yerine kimi özel amaçlara yöneltmek kadar uzaklaştırmaz. Kof şöhret ya da utanç veren kazanç gibi kötü ve ayıplı şeylerden söz etmiyorum: bayağı kimselere özgü bu aşağılık tutum ve aldatmacalar, bu anlamda, hiç şüphesiz sağlam, doğru bilginin sağlayamayacağı çok daha elverişli bir yol açar. Ben saygıya ve övgüye değer amaçlardan söz ediyorum, çünkü bizi yanıltan tutum çoğu zaman daha incedir: örneğin, iyi yaşamak bakımından ya da hakikatın seyrinden alınan zevk bakımından bize yararlı olan ve hiçbir acının bulandırmadığı bu iyi yaşanmış bir ömrün belki de tek mutluluğunu oluşturan şeyi, bilim kazanmanın yollarını aradığımız zamanda olduğu gibi. Bilimlerin, devşirmeyi umduğumuz helal yemişleridir bunlar şüphesiz; bununla beraber inceleme sırasında bunları hesaba katarsak, bunlar başka bir şey bilmemiz için gerekli olan birçok aracın gözden kaçmasına neden olurlar, çünkü bu araçlar, ilk elde bize ya daha az yararlı ya daha az ilginç gelirler. Şuna inanmak gerekir ki bilimler, kendi aralarında, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, içlerinden bir tekini ayırıp öğrenmektense hepsini bir arada öğrenmek çok daha kolaydır. Demek ki, doğruyu araştırmayı ciddi olarak kafasına koymuş olan bir kimse bir tek bilim seçmelidir: hepsi birbirine bağlıdır, aralarında birleşmişlerdir. Bir tek aklının doğal ışığını çoğaltmayı düşünmelidir; o da okuldaki şu ya da bu güçlükten kurtulmak için değil, ömrünün her döneminde anlığının ona seçilmesi gereken şeyi göstermesi için. Kısa bir süre sonra, yalnız bir bilimle uğraşanlara bakarak, çok daha üstün ilerlemeler yapmış olduğunu, öbürlerinin peşine düşmüş olduklarının hepsini elde etmiş olmakla kalmayıp onların umduklarından çok daha üstün şeylere ulaşmış olduğunu görüp şaşıracaktır.

Descartes’in çok sevdiğim Aklın Yönetimi için Kurallar (Rules for the Direction of the Mind) eserinden, 1 numaralı kural..

 

İnanmak için iyi ve kötü nedenler – Richard Dawkins June 22, 2009

Filed under: alıntı,Dawkins,felsefe — naturalis histeria @ 2:30 pm

Richard Dawkins’in kızı Juliet 10 yaşındayken kendisine yazdığı mektup (Bir Şeytanın Papazı kitabından):

Sevgili Juliet,

Artık on yaşına geldiğin için sana benim için önemli olan bazı şeyleri yazmak istiyorum. Bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimizi daha önce hiç merak ettin mi? Örneğin gökyüzündeki minik iğne uçları gibi görünen yıldızların aslında Güneş gibi muazzam ateş topları olduğunu ve çok uzaklarda olduğunu nasıl biliyoruz? Ve biz Dünya’nın, bu yıldızlardan bir tanesinin, yani güneşin etrafında dolanan daha küçük bir top olduğunu nasıl biliyoruz?

Bu sorunun cevabı ‘kanıt’tır. Bazen bir şeyin gerçek olduğuna kanıt, o şeyi gerçekten görmek (veya duymak, hissettmek, koklamak…) anlamına gelir. Dünyanın yuvarlak olduğunu kendi gözleri ile görmek için astronotlar Dünya’dan yeteri derecede uzağa seyahat etmişlerdir. Bazen gözlerimizin yardıma ihtiyacı olur. ‘Öğlen yıldızı’ gökyüzünde parlak bir ışıltı gibi görünür fakat bir teleskopla bunun çok güzel bir top olduğunu, bizim Venüs adını verdiğimiz gezegen olduğunu görebilirsin. Doğrudan görerek (veya duyarak veya hissederek…) öğrendiğin şeylere gözlem adı verilir.

Sıklıkla kanıt tek başına gözlemden oluşmaz fakat gözlem her zaman kanıtın arkasında yatar. Eğer bir cinayet işlenmişse çoğu durumda hiç kimse (katil ve öldürdüğü kişi hariç!) gerçekten bunu gözlemlememiştir. Fakat dedektifler, belirli bir şüpheliyi işaret edebilecek olan birçok diğer gözlemi bir araya getirebilirler. Eğer bir kimsenin parmak izi hançer üzerinde bulunanlarla eşleşirse bu onun hançere dokunduğunun kanıtıdır. O kişinin cinayeti işlediğini kanıtlamaz fakat diğer birçok kanıtla birleşince yardımcı olabilir. Bazen bir dedektif birçok gözlemi bir bütün olarak düşünür ve aniden, eğer cinayeti falanca işlemişse her şeyin yerine oturduğunu ve anlam kazandığını fark eder.

Bilim insanları (dünya ve evren hakkında neyin gerçek olduğunu bulmakta uzman kişiler) sıklıkla dedektifler gibi çalışırlar. Neyin doğru olabileceği ile ilgili bir tahmin (hipotez adı verilen) yaparlar. Ve sonra kendilerine şöyle derler: eğer bu gerçekten doğru olsaydı şunu ve bunu görmemiz gerekirdi. Buna tahmin denir. Örneğin eğer dünya gerçekten yuvarlaksa, aynı yönde durmadan ilerleyen bir seyyahın en sonunda kendisini ilk başladığı noktada bulması gerektiğini tahmin edebiliriz. Bir doktor sana kızamık hastalığına yakalandığını söylediğinde sana bir bakış atıp kızamığı görmez. İlk bakışı ona senin kızamık olmuş olabileceğinle ilgili bir hipotez verir. Sonrasında kendisine şöyle söyler: eğer o gerçekten kızamık olmuşsa görmemiz gereken şeyler… Sonra yaptığı tahminleri gözden geçirir ve kendi gözleriyle (noktaların var mı?), elleriyle (alnın sıcak mı?), ve kulaklarıyla (nefes alırken göğsü hırıltılı biçimde ses çıkarıyor musun?) onları sınar. Sadece bu sınamaların ardından kararını verir ve ‘Çocukta kızamık olduğunu teşhis ettim’ der. Bazen doktorların gözlem yapmak için, gözlerine, ellerine ve kulaklarına yardımcı olacak kan testi veya röntgen gibi diğer testleri yapması gerekir.

Bilim insanlarının dünya hakkında bilgiler edinmek için kanıtları kullanma yöntemi kısa bir mektupta anlatabileceğimden daha zekice ve karmaşıktır. Ama şimdi bir şeye inanmak için iyi bir sebep olan kanıttan ilerlemek ve bir şeye inanmak için üç yanlış sebep hakkında seni uyarmak istiyorum. Bunlar ‘gelenek’, ‘otorite’ ve ‘vahiy’ olarak adlandırılır.

İlk olarak, gelenek. Birkaç ay önce yaklaşık 50 çocuk ile bir tartışma programına katılmak için televizyona çıktım. Bu çocuklar davet edilmişlerdi çünkü çeşitli farklı dinlerde yetiştirilmişlerdi. Bazıları Hıristiyan olarak bazıları da Yahudi, Müslüman, Hindu veya Sih olarak yetiştirilmişti. Mikrofonu olan adam çocuktan çocuğa dolaştı ve neye inandıklarını sordu. Söyledikleri şey tam olarak ‘gelenek’ demekle kastettiğim şeyi gösterir. İnançlarının hiçbir kanıta dayanmadığı ortaya çıktı. Sadece anne babalarının ve onların anne babalarının inançlarını sergilediler. Onlara öğretilen bu inançlar da kanıtlara dayanmıyordu. Söyledikleri ‘Biz Hindular falan filana inanırız’, ‘Biz Müslümanlar şuna ve buna inanırız’, ‘Biz Hıristiyanlar başka bir şeye inanırız’ gibi şeylerdi.

Hepsi farklı şeylere inandığı için tabi ki hepsi birden haklı olamazdı. Elinde mikrofonu tutan adam bunun oldukça normal olduğunu düşünüyor gözüküyordu ve çocukları birbirlerinin farklılıklarını tartıştırmaya bile çalışmadı. Fakat göstermek istediğim nokta bu değil. Ben basitçe inançlarının nereden geldiğini sormaya çalışıyorum. Gelenekten geliyor. Gelenek, inançların büyük anne ve babalardan çocuğun anne ve babasına, onlardan da çocuğa miras bırakıldığı ve zincirin böyle sürüp gittiği anlamına gelir. Veya yüzyıllar boyunca miras kalan kitaplardan. Geleneksel inançlar sıklıkla bir hiçten başlar; belki de başlangıçta bazıları bunları uydurur. Tıpkı Thor ve Zeus hakkındaki hikayeler gibi. Fakat birkaç yüzyıl boyunca aktarıldıktan sonra bunların tam da çok eski olmaları gerçeği onları çok özel görünür kılar. İnsanların yüzyıllar boyunca aynı şeye inanmış olmasi gibi basit bir nedenle insanlar bu şeylere inanırlar. Gelenek budur.

Gelenek ile ilgili sorun, ne kadar uzun süre önce uydurulduğundan bağımsız olarak, hikâyenin, hala tam olarak orijinal hikâye kadar doğru veya yanlış olmasıdır. Eğer sen doğru olmayan bir hikâye uydurursan, bunun birkaç yüzyıl boyunca aktarılması onu daha fazla doğru yapmaz!

İngiltere’deki çoğu insan Anglikan Kilisesinde vaftiz edilmiştir fakat bu Hıristiyan dininin birçok mezhebinden sadece bir tanesidir. Rus Ortodoks, Roma Katolik ve Metodist kiliseleri gibi diğer mezhepler vardır.Hepsi farklı şeylere inanırlar. Yahudi ve Müslüman dinleri de biraz daha farklıdır ve değişik çeşitte Yahudiler ve Müslümanlar vardır. Birbirinden çok az bile olsa farklı şeylere inanan insanlar sıklıkla bu ayrılıklar yüzünden savaşırlar. Bu yüzden inandıkları şeye inanmak için oldukça iyi nedenleri (kanıtları) olması gerektiğini düşünebilirsin. Fakat aslında değişik inançları tamamen değişik geleneklerden kaynaklanır.

Haydi belirli bir gelenek hakkında konuşalım. Roma Katolikleri İsa’nın annesi olan Meryem’in çok özel olduğunu ve bu yüzden ölmeyip bütün vücuduyla birlikte Cennete yükseldiğine inanırlar. Diğer Hıristiyan gelenekleri Meryem’in diğer herkes gibi öldüğünü söyleyerek bu görüşe karşı çıkarlar. Bu diğer mezhepler onunla ilgili çok konuşmazlar ve Roma Katoliklerinin tersine onu ‘Cennetin Kraliçesi’ olarak adlandırmazlar. Meryem’in vücudunun Cennete yükselmesi eski bir gelenek değildir. İncil Meryem’in nasıl veya ne zaman öldüğü hakkında hiçbir şey söylemez; hatta zavallı kadın İncil’de neredeyse hiç anılmaz. Vücudunun Cennete yükseldiği inancı İsa’nın zamanından altı yüzyıl sonrasına kadar icat edilmemiştir. İlk başta bu tıpkı Pamuk Prenses benzeri herhangi bir hikâye ile aynı şekilde uydurulmuştu. Fakat yüzyıllar boyunca bir gelenek haline geldi ve insanlar bunu ciddiye almaya başladılar çünkü basitçe öykü çok fazla nesil boyunca aktarılmıştı. Bir gelenek ne kadar eski olursa o kadar çok insan onu ciddiye aldı. Sonunda bu ancak 1950 gibi yakın bir tarihte resmi Roma Katolik inancı olarak kaydedildi. Fakat bu öykü 1950’de, ilk icat edildiği tarih olan Meryem’in ölümünün altı yüz yıl sonrasında olduğundan daha doğru değildi.

Mektubumun sonunda geleneğe geri dönecek ve ona farklı bir açıdan bakacağım. Fakat bir şeye inanmak için diğer yanlış iki nedene değinmeliyim: otorite ve vahiy.

Bir şeye inanmak için bir neden olarak otorite, önemli bir insan tarafından sana inanman söylendiği için bir şeye inanman anlamına gelir. Roma Katolik Kilisesinde Papa en önemli kişidir ve insanlar onun haklı olması gerektiğini, sadece o Papa olduğu için düşünür. Müslüman dininin bir mezhebinde önemli insanlar Ayetullahlar denilen sakallı yaşlı adamlardır. Birçok genç Müslüman, sırf uzak bir ülkedeki Ayetullahlar söyledi diye cinayet işlemeye hazırdır.

Roma Katoliklerine sonunda Meryem’in vücudunun Cennete yollandığına inanmalarının zorunlu olduğu ancak 1950’de söylenmişti derken kastettiğim şey, 1950’de Papa’nın insanlara buna inanmaları gerektiğini söylemesiydi. Bu kadar. Papa doğru olduğunu söylüyordu, o halde doğru olmalıydı! Şimdi, muhtemelen Papa’nın hayatı boyunca söylediği bazı şeyler doğru ve bazıları da yanlıştı. Sırf o Papa olduğu için söylediği her şeye, diğer insanların söylediği birçok şeyden daha fazla inanmanı gerektirecek herhangi iyi bir sebep yok. Şimdiki Papa, takipçilerine çocuk sahibi olmak için kendilerine bir sınır koymamalarını emretti. Eğer insanlar onun otoritesine, onun istediği gibi köle gibi itaat etseydi sonuç aşırı nüfus yüzünden korkunç kıtlıklar, hastalıklar ve savaşlar olabilirdi.

Tabii ki bilimde bile bazen kanıtı kendimiz görmemişizdir ve başka birinin sözüne güvenmek zorunda kalırız. Kendi gözlerimle ışığın saniyede 300.000 kilometre hızla ilerlediğinin kanıtlarını görmedim. Bunun yerine bana ışık hızını anlatan kitaplara güvenirim. Bu ‘otorite’ gibi gözükür. Fakat aslında otoriteden çok daha iyidir çünkü kitapları yazan insanlar kanıtı görmüştür ve görmek isteyen herkesin kanıta istediği zaman dikkatli bir biçimde bakması tamamen serbesttir. Bu çok rahatlatıcıdır. Fakat papazlar bile Meryem’in vücudunun Cennete doğru uzaklaştığı hikâyelerine dair bir kanıt olduğunu iddia etmezler.

Herhangi bir şeye inanmak için üçüncü bir tür kötü sebebe ‘vahiy’ ismi verilir. Eğer Papa’ya 1950’de, Meryem’in vücudunun cennete doğru kaybolduğunu nasıl bildiğini sormuş olsaydın muhtemelen sana bunun kendisine ‘vahiy’ geldiğini söyleyecekti. Kendisini odasına kapattı ve yol gösterilmesi için dua etti. Hep kendi kendine düşündü ve düşündü ve kendi içinde gittikçe daha fazla emin oldu. Dindar insanlar kendi içlerinde bir şeyin doğru olması gerektiğini hissederlerse, bunun doğru olması için hiçbir kanıt olmasa bile, bu hislerine ‘vahiy’ ismini verirler. Vahiy aldıklarını iddia edenler sadece papalar değildir. Birçok dindar insan eder. Bu, inandıkları şeylere inanmalarının temel sebeplerinden birisidir.Ama bu doğru bir sebep mi?

Farzet ki sana köpeğinin öldüğünü söyledim. Çok üzülür ve muhtemelen ‘Emin misin? Nereden biliyorsun? Nasıl oldu?’ derdin. Şimdi şöyle bir cevap verdiğimi düşün: ‘Pepe’nin öldüğünü gerçekten bilmiyorum. Hiç kanıtım yok. Sadece içimde öldüğüne dair garip bir his var.’ Seni korkuttuğum için bana çok kızardın, çünkü içsel ‘hislerin’ tek başına bir tazı köpeğinin öldüğüne inanmak için yeterli bir sebep olmadığını bilirdin. Kanıta ihtiyaç duyarsın. Hepimizin zaman zaman içsel hisleri olur ve bazen bunların doğru olduğu bazen de olmadığı ortaya çıkar. Zaten değişik insanların zıt hisleri olduğuna göre kimin hissinin doğru olduğuna nasıl karar verebiliriz ki? Bir köpeğin öldüğünden emin olmanın tek yolu onun ölü olduğunu görmek veya kalbinin artık atmadığını duymaktır; veya onun ölü olduğuna dair gerçek bir kanıtı görmüş veya işitmiş birilerini sana söylemesidir.

İnsanlar bazen içindeki derin hislere inanmalısın, aksi taktirde ‘Karım beni seviyor’ gibi şeylerden hiçbir zaman emin olamazsın derler. Fakat bu kötü bir argümandır. Bir insanın seni sevdiğini gösteren bir sürü kanıt olabilir. Seni seven birisiyle birlikte olduğun gün boyunca birçok küçük kanıt kırıntısı görür ve işitirsin ve hepsi bir araya gelerek anlamlı bir bütün oluşturur. Bu papazların vahiy adını verdikleri his gibi sırf içsel bir his değildir. İçsel hisleri destekleyen dışsal şeyler vardır: gözlerdeki bakışlar, sesteki sevecen tonlamalar, küçük iyilikler ve kibarlıklar. Bunların hepsi gerçek kanıtlardır.

Bazen insanlar, herhangi bir kanıta dayanmadığı halde birisinin onları sevdiğine dair kuvvetli içsel hislere sahip olurlar ve sonra büyük bir ihtimalle bu hislerin yanlış olduğu ortaya çıkar. Hiç tanışmamış olmalarına rağmen ünlü bir film yıldızının onları sevdiğine dair kuvvetli bir içsel hisse sahip olan insanlar vardır. Bu gibi insanlar ruhsal olarak problemlidir. İçsel hisler kanıtlarla desteklenmelidir. Aksi halde bunlara güvenemezsin.

İçsel sezgiler bilimde de değerlidir, fakat sadece, daha sonra kanıtlar arayarak sınayacağın fikirler vermesi için. Bir bilim adamı doğru olduğunu ‘hissettiği’ bir fikir hakkında ‘önseziye’ sahip olabilir. Tek başına bu bir şeye inanmak için iyi bir neden değildir. Ama bu belirli bir deneyi gerçekleştirme veya kanıt bulmak için belli bir yönteme başvurma amacıyla zaman harcamak için iyi bir neden olabilir. Bilim insanları fikir bulmak için her zaman içsel sezgilerini kullanırlar. Ama bunların kanıtla desteklenmediği sürece değerleri yoktur.

Geleneğe geri dönüp ona farklı bir açıdan bakmaya söz vermiştim. Geleneğin bizim için neden bu kadar önemli olduğunu açıklamaya çalışmak istiyorum. Her hayvan, kendi türünün yaşadığı normal yerde hayatta kalmak için (evrim adı verilen süreç tarafından) inşa edilmiştir. Aslanlar Afrika düzlüklerinde hayatta kalmak için inşa edilmiştir. Kerevitler tatlısuda hayatta kalmak üzere inşa edilmişken yengeçler tuzlu suda hayatta kalmak için inşa edilmiştir. İnsanlar da hayvandır ve bizler, diğer birçok insanın doldurduğu dünyada hayatta kalmak için inşa edildik. Birçoğumuz, aslanlar ve yengeçlerin aksine, kendi yiyeceğimizi avlamayız. Bunu diğer insanlardan satın alırız. Hatta onlar da bu yiyecekleri başkalarından almışlardır. Bir ‘insan denizi’ içinde ‘yüzeriz.’ Tıpkı bir balığın suda hayatta kalmak için solungaçlara ihtiyacı olması gibi, insanların diğer insanlarla ilgilenebilmesi için beyinlere ihtiyaçları vardır. Tıpkı denizin tuzlu suyla dolu olması gibi insan denizi de öğrenmesi zor olan şeylerle doludur. Örneğin dil gibi.

Sen İngilizce konuşuyorsun ama arkadaşın Ann-Kathrin Almanca konuşuyor. Her ikiniz de kendi özel ‘insan denizinizde’ ‘etrafta yüzmenize’ uygun dilleri konuşursunuz. Dil nesilden nesile gelenekle aktarılır. Başka bir yolu yoktur. İngiltere’de Pepe bir köpektir. Almanya’da ise ein hund dur. Bu kelimelerin hiç biri diğerinden daha doğru veya daha hatasız değildir. Her ikisi de basitçe nesilden nesile aktarılmıştır. ‘İnsan denizinde etrafta yüzme’ konusunda iyi olmak için çocukların kendi ülkelerinin dilini ve kendi insanları hakkında birçok şeyi öğrenmesi gerekir; ve bu da onların muazzam miktardaki geleneksel bilgiyi kağıt havlu gibi emmek zorunda olması anlamına gelir. (Geleneksel bilginin sadece büyükanne ve büyükbabalardan anne ve babaya ve onlardan da çocuğa aktarılan şeyler olduğunu hatırla.) Çocuğun beyni geleneksel bilgileri emmelidir. Ve çocuktan, dilin kelimeleri gibi iyi ve yararlı geleneksel bilgiyi, cadılara, şeytanlara ve ölümsüz bakirelere inanmak gibi kötü ve aptalca geleneksel bilgiden ayırt etmesi beklenemez.

Çocukların, geleneksel bilgiyi emmek zorunda olmaları sebebiyle, doğru veya yanlış, haklı veya haksız, büyüklerin onlara söyleyeceği her şeye muhtemelen inanacak olmaları çok acıdır, ama başka türlüsü de mümkün değildir. Yetişkinlerin onlara söylediği birçok şey doğrudur ve kanıtlara dayanır veya en azından mantıklıdır. Fakat eğer bu söylenenlerin bir kısmı yanlış, aptalca ve hatta ahlaksızcaysa çocukları bunlara da inanmaktan koruyacak hiçbir şey yoktur. Peki çocuklar büyüdüklerinde ne yaparlar? Tabi ki bunu bir sonraki çocuk nesline anlatırlar. Bu yüzden bir şeye kuvvetli bir şekilde bir defa inanıldığında (tamamen yanlış olsa ve ilk ortaya çıktığında ona inanmak için herhangi bir neden olmasa bile) o şey sonsuza kadar gidebilir.

Dinlerde olmuş olan şey bu olabilir mi? Bir tanrı veya tanrılar olduğuna inanma, Cennete inanma, Meryem’in hiç ölmediğine inanma, İsa’nın hiç insan babasının olmadığına inanma, dualara cevap verildiğine inanma, şarabın kana dönüştüğüne inanma; bu inançların hiçbiri düzgün bir kanıta dayanmaz. Yine de milyonlarca insan bunlara inanır. Belki de bunun sebebi, her şeye inanacak kadar küçük yaştayken bunlara inanmalarının söylenmesidir.

Milyonlarca diğer insan oldukça farklı şeylere inanırlar çünkü onlara çocukken farklı şeyler söylenmiştir. Müslüman çocuklara Hıristiyan çocuklardan farklı şeyler söylenmiştir ve her iki grup da kendilerinin haklı diğerlerinin haksız olduğuna tamamen ikna olarak büyümüştür. Hıristiyanlar içinde bile Roma Katolikleri, Anglikan Kilisesi insanlarından veya Episcopalcılardan veya Shakercılardan veya Quakerlerden veya Mormonlardan veya Holy Rollerlerden farklı şeylere inanırlar ve bunların hepsi de kendilerinin haklı ve diğerlerinin haksız olduğuna tamamen ikna olmuştur. Senin İngilizce, Ann-Kathrin’in ise Almanca konuşmasıyla tamamen aynı türden sebepler yüzünden farklı şeylere inanırlar. Her iki dil de kendi ülkelerinde konuşmak için doğru dildir. Fakat değişik dinlerin kendi ülkelerinde doğru olduğu doğru olamaz çünkü değişik dinler zıt şeylerin doğru olduğunu iddia ederler. Meryem Katolik Cumhuriyeti’nde canlı, Protestan Kuzey İrlanda’da ölü olamaz.

Bütün bunlar hakkında ne yapabiliriz? Bu konuda senin bir şey yapman kolay değil çünkü sen sadece on yaşındasın. Ama şunu deneyebilirsin. Bundan sonra birisi sana önemliymiş gibi gözüken bir şey söylerse, kendi kendine şöyle düşün: ‘Bu, insanların muhtemelen kanıtlar sayesinde bildiği türden bir şey mi? Veya bu, insanların sadece gelenek, otorite veya vahiy yüzünden inandığı türden bir şey mi?’ Ve bundan sonra birisi sana bir şeyin doğru olduğunu söyledğinde, neden onlara şunu sormayasın: ‘Bunun için ne gibi bir kanıt var?’ Ve eğer sana iyi bir cevap veremezlerse, umarım sana söylediklerinin tek kelimesine bile inanmadan önce çok dikkatli düşünürsün.

Seni seven

Baban